Kaygı sorunu yoğurtla tedavi edilebilir mi? Bilinçli beslenenler için zihin ve bağırsak ilişkisi yeni bir konu değil. Ancak nörobilimde giderek önem kazanan bir başlık olan psikobiyotikler, mikrobiyomlarınızı besleyerek zihinsel hastalıklarla nasıl savaşabileceğinizin yollarını araştırıyor.
“Psikobiyotik” terimi ilk kez Profesör John Cryan ve Profesör Ted Dinan tarafından, miso ya da canlı yoğurt gibi yiyeceklerde bulunan bakteri olan probiyotiklerin beyin üzerindeki etkisini açıklamak için ortaya kondu. O zamandan beri araştırma makalelerinden 1000’den çok kez yer alan ufuk açıcı çalışmaya ön ayak olan da onların ekibiydi. Ekip 2011’de bir grup deney faresini Lactobacillus rhamnosus bakterisiyle, diğerini de bakterisiz bir çorbayla besledi. Birkaç stres testinin ardından bakteri grubunda, GABA gibi beyindeki nörotransmiter reseptörlerde ortaya çıkan değişiklikler de dahil olmak üzere bir dizi değişim gözlendi. Bu arada GABA, kaygı engelleyici ilaçların da hedef aldığı reseptördür. Ayrıca ekip bu farelerin kaygı ve depresyon içeren davranışlarında da bir azalma saptadı. Sağlıklı yetişkin gönüllüler üzerinde testler yapıldığında, bulunan potansiyel psikobiyotikler aslında stres yanıtının azaltılmasında ve beyin aktivitesinin değiştirilmesinde önemli bir rol oynuyor.
İç çamaşırı çekmecenizin en derinlerinde, buluşma gecesine özel sütyenlerin ve özel çorapların arkasında bir kutu hap bulunuyor mu? Kahvenin yanında bir tanesini yutmak, sabah rutininizin, defalarca ertelediğiniz çalar saat ve dinlediğiniz radyo programı kadar büyük bir parçası. Resmen kas hafızası… Bu haplar, son birkaç yıldır kafamızı ne zaman başka bir yöne çevirsek ortaya çıkan kaygı bozukluğu sorunu için kullanılan sitalopram denilen bir antidepresan. Yeni bir alternatifi incelemeye alan güncel bir araştırma konusu var. Bu araştırma, alternatifi buzdolabınızda bulabileceğinizden bahsediyor. Nörobilimin son sınırı aslında beyin değil; tamamen bağırsakları içeriyor. Bağırsak mikrobiyomunun artık kim olduğumuzu belirlemede en az genlerimiz kadar etkili olduğu düşünülüyor. Genel anlamıyla, bağırsak bakterisini tetikleme yoluyla beyni etkileyen müdahalelere verilen isim olan psikobiyotik çalışmaları araştırmacıların dikkatini çekiyor.
BAKTERİLER İLE BEYİN ARASINDAKİ İLİŞKİ
Psikobiyotiklerin tanımı zaman içinde genişleyerek, bağırsak bakterisi yoluyla beyni etkileyen her türlü müdahaleyi kapsar hale geldi. Yoğurt gibi prebiyotiklerin yanı sıra kuşkonmaz ya da pırasa gibi mikrobiyomu besleyen yiyecekler olan probiyotikler ve egzersiz gibi müdahaleleri de kapsıyor. Bağırsak ve beyin arasındaki bağlantının konuşulmasını sağlayan fikre göre, bu iki organ birbiriyle sürekli bir iletişim halinde… Bedenlerimiz o derece karmaşık ki bakterinin beyinle nasıl iletişim kurduğuna açıklama getirebilecek oldukça farklı mekanizmalar var. Üç ana metabolik yol olduğunu biliyoruz. Biri bağırsaklarda kimyasallar üreterek kan akışı yoluyla, ikincisi sinir sistemi aracılığıyla ve üçüncüsü tıpkı bir alarm sistemi gibi bağışıklık kanalları yoluyla mesaj gönderiyor. Bu bağlantıların var olduğunu bilmek bir meseleyken, yoğurt tüketmenin daha az kaygılı hissetmenizi sağlamasının nasıl ve neden olduğunu kanıtlamak ise başlı başına başka bir zorlu görev.
UCLA’daki araştırmacılar; bireylerin dört hafta boyunca günde iki kez probiyotik tükettiğinde beyinlerinin duygu ve duyuları kontrol eden bölgelerindeki aktivitelerin etkilendiğini kanıtlamak için MRI taraması yaptı. Diğer çalışmalar ise bu iletişimi yalnızca kaygı tedavisi için değil; aynı zamanda doğum sonrası depresyonunun, şizofreninin ve PTSD’nin tedavisi için de manipüle edilme potansiyelini araştırdı.
İnsanlar üzerinde yapılan çalışmalar şimdiye kadar sınırlı kalmış olsa da bulunan veriler, bu iletişimin gösterdiklerinin şu anki algımızın ötesinde olduğunu ortaya koyuyor. Bu oldukça büyük bir veri olabilir. Ruhsal bir bulaşıcı hastalığın ortasındayız: Antidepresan kullanan insanların sayısı son on yılda yüzde 100 arttı. NHS 2016’da, İngiltere’de yaşayan 66 milyon insan varken 64,7 milyon reçete yazıldığını ortaya koydu. Peki, bugün gerçekleştirilen çalışmalar, psikobiyotiklerin ruhsal hastalıkların tedavisinde kullanımının önünü açıyor olabilir mi?
HERKES MİKROBİYOMLARINI TEST ETTİRECEK
Bilimle yakından ilgilenenler bu sorunun cevabının “Evet” olduğunu düşünüyor. Beş yıl içinde herkesin bugün kolesterol sayımı yaptırdıkları gibi mikrobiyomlarını saydıracakları bir senaryoya doğru ilerliyoruz. Bu açıdan hem önleyici tedavi de hem de tedavinin kendisinde gerçek bir değişim görebileceğiz. Kanada’daki bir ekipse son zamanlarda riskleri öngörebilmek için mikrobiyomları kullanabilme ve ayrıca zihin rahatsızlıklarına tedavi üretebilmek umuduyla farklı bakteri türlerini inceliyor.
GELECEĞİ DÜŞÜNMEK
Fakat bu araştırmanın somut bir tedaviye dönüştürülüp dönüştürülemeyeceği konusunda tedbirli davranıyorlar. Psikobiyotiklerin klinik bir kullanımı olabilmesi için insanlar üzerinde daha çok deney yapılmalı. Karşımızdaki sorun, bunların depresyon hastası bir kişiyi tek başına tedavi edip edemeyeceğine karar verebilmek için bu kişiyi ilaç tedavisinden men etmek zorunda olmaları. Bunun yerine psikobiyotikler, mevcut tedaviye iyi yanıt vermeyen kişilerde ilaçların daha iyi çalışması için veya depresyon teşhisi konulmasa da kötü ruh hali içindeki kişiler için bir ek tedavi olabilir.
Psikobiyotiklerin içinde olduğu karmaşaya bir diğerini ekleyen ise ruhsal sağlık açısından denenmiş ve test edilmiş şeylerin dışında kalan bir etmenin potansiyelini tartışırken gösterilmesi gereken özen. İlaç tedavisinin gerçekten önemli bir rolü var ve eğer diğer yaşam tarzı denemeleri işe yaramıyorsa ilaç kullanmaktan asla korkulmamalı. Bu nedenle ruh sağlığının her zaman bütünsel bir yaklaşım gerektireceğini düşünebiliriz. Ama belki de sonunda kaygı ve depresyon belirtileri gösteren bir kişi için hem var olan ilaç tedavileri hem de psikobiyotikler kullanılabilir.
Ruh sağlığını etkileme konusunda en önemli rolü oynayanın prebiyotikler mi yoksa probiyotikler mi olduğuna gelince, uzmanlar bu ikisi üzerinde de daha fazla araştırma yapılması gerektiğini düşünüyor. Bu arada lactobacillus ve bifidobacterium, en çok araştırılan bakteri türleri arasında yer alıyor ve ortak kanaat, takviyelerin bir kapsülde beş milyardan fazla bakteri içermesi gerektiği yönünde. Fakat uzmanlar, aynı zamanda prebiyotikler açısından zengin bir beslenme düzeninin öneminde de hemfikirler. Bu besinler arasında baklagiller, enginar, pırasa, soğan ve kuşkonmaz bulunuyor. Uzmanlar prebiyotikler açısından zengin Akdeniz diyetinin, beyin sağlığı için faydalı olduğu görüşünde…
Şimdiye kadar eksik olan bağlantı noktası, mikrobiyomiler ile ilgili. Öyleyse tüm bunlar bizim için ne ifade ediyor? Prebiyotikler ve beyin sağlığı arasındaki bağlantı konusunda daha kesin bir kanıta ulaşmak için insanlar üzerinde daha fazla çalışma yürütülmesi gerekiyor. Bu sırada yapabileceğimiz en iyi şey ise, daha çok prebiyotik yiyecek tüketmemiz. Ayrıca beslenmeyle ilgili bu düzenlemeler, ruhsal sağlığımızın geleceği için iyi şeyler ifade ediyorsa ilaç kullanmayı bırakmalı mıyız? Bu sistemin sır perdesini aralamanın ilk günlerine şahit oluyoruz. 10 veya 20 yıl içinde bu, tıbbın birçok alanında devrim yaratabilir. Şimdilik düşünmemiz gereken yiyecekler var.




